a
HomeYAZARLARBir Japonya Günlüğü

Bir Japonya Günlüğü

Bir Japonya Günlüğü

Japonya´da birine ev ziyaretine gidiyorsanız hediye olarak çikolata çiçek değil, meyve ya da sebze de götürebilirsiniz. Buna ev sahibi şaşırmayacak,
hatta sevinecektir. Orada kavun karpuzun dilimini on lira gibi fiyatlara sattıklarını görünce hediyenizin aslında ne kadar değerli olduğunu anlayacaksınız.

Bundan on yedi sene önce Japonca öğrenmeye başladığımda “çan çin çon” diyerek bu işi halledemeyeceğimi anladım ve olayı yerinde görmeye gittim. O zamandan beri Japonlarla iç içe yaşadığım bir hayatım oldu. Onların günlük yaşamları ve alışkanlıkları içinde yadırgadığım çok şey oldu, ama tuhaf bir şekilde bazı alışkanlıklarını ben de kanıksamaya ve uygulamaya başladım.

En alışamadığım şeylerden biri sabah kahvaltısı. Değişmeyen menü yosun çorbası ve yeşil çay, bunun yanında ızgara balık da olursa oh ne ala, diyorlar. Japonya´da uzun zaman geçirecekseniz size en zor gelecek durumlardan biri ekmeksizlik olacak. Ekmek yerine pirinç yemeye alışmalısınız. Üstelik pirinçleri çubuklarla yemeye çalışmak insana iyi bir irade egzersizi yaptırıyor. Çoğunlukla pirinçleri çubukla teker teker yemeye çalışmaktan bitap düşülüp zayıflanıyor ya da bir yerlerden çatal tedarik ediliyor.

Önünüzde uzun erişteli çorba diye tarif edebileceğim noodle ya da soba dedikleri yemek varsa bugüne kadar öğrendiğiniz ve uyguladığınız yemek yeme adabını tamamen unutmanız gerekecek. Siz uzun erişteleri çubuklarla ağzınıza çekerken ne kadar höpürdetmemeye çalışırsanız ev sahibine o kadar ağır hakaret etmiş olursunuz. Sessiz sedasız noodle ya da sobayı mideye indirmek, “beğenmedim, idare ediyorum işte” anlamına geliyor. Yemek çok lezzetli olmuş deyip ev sahibini memnun etmek istiyorsanız elinizden geldiği kadar gürültüyle höpürdetmeniz gerekir. Ben kibarlıkla ve sessizce önümdeki çorbayı içmeye çalışırken arkadaşımın annesi ev sahibesinin arkadaşım Nobuko´ya “ne o, beğenmedi mi yoksa” diye sormasını hala unutamadım.Diyelim ki Tokyo ya da Osaka gibi büyük şehirlerden birindesiniz. Çalışkan bir gezgin olayım, sabah erkenden trene binip şuraya buraya gideyim, diyorsanız hemen planlarınızı değiştirmenizi öneririm. Japonya, yüzölçümü olarak Türkiye´nin yarısı büyüklüğünde. Nüfusu ise iki katı. Yani özellikle büyük şehirlerde rush hour diye tabir edilen işe gitme saatlerinde ortalık mahşeri bir kalabalığa bürünüyor. Tren istasyonlarında beyaz eldivenli istasyon görevlilerinin trenin gelişini ve kalkışını kontrol etmekten başka çok daha önemli bir görevleri olur o sıralarda. Vagona sığışamayıp dışarı taşan yolcuları kapılardan içeri doğru beyaz eldivenli elleriyle itip tıkıştırmaya çalışmak.

Beyaz eldiven giyenler sadece istasyon görevlileri değil. Ülkede eldivensiz ve kravatsız taksi şoförü görmek mümkün değil. Taksiye bindiğinizde koltuklarının istisnasız beyaz dantel kaplı olduğuna tanık olmak eminim sizi şaşırtacaktır. Japonya´da bütün taksilerin kapısı otomatik olarak açılıyor. Yolcu elini kapıya dokundurmuyor bile. Binmek istediğinde şoförün kendisi kapıyı açıyor ve yolcu biniyor. Türkiye´de taksiye binmek isteyen bir Japon turistin sıklıkla başına gelen olay şudur: Yolcu eliyle işaret etmek suretiyle aracı durdurur. Taksi, binecek kişinin önünde durur ve yolcunun binmesini bekler. Taksiye binmek isteyen Japon turistse şoförün kapıyı açmasını bekler. Şoför de turistin kapıyı açıp araca binmesini bekler. Sonunda şoför celallenir ve söylenerek gaza basıp gider. Taksiye binemeyen turist ise ne olduğunu anlayamaz. Yeni bir taksi arar. Ne yazık ki olay bundan sonra da benzer şekilde tekrarlanır.

Japonlar teknolojik yaşama o kadar alışmışlar ki eski usuller karşılarına çıktığında ne yapacaklarını şaşırabiliyorlar. Mesela, asansörler Rehberlik yaptığım zamanlarda özellikle Anadolu´daki otellerde konakladığımız zaman Japon turistlerime detaylı bir açıklama yaparım: Asansöre binerken kapıyı elleriyle çekip açmalarını ve kata geldiklerinde yine mutlaka elleriyle itip açmalarını söylerim. Bunu söylemeyi unuttuğumda başlarına gelecek olay çok açıktır. Asansöre lobideki görevlinin yardımıyla binerler. Onlar gittikten bir süre sonra görevli kuyruktaki diğer misafirleri bindirmek için asansörü aşağı çağırır. Kapıyı açtığında biraz önce bindirdiği misafirleri aynı şekilde asansör kabininde bulur, çünkü benimkiler otomatik hayata o kadar alışmışlardır ki kata geldiklerinde kapının da tabiatıyla otomatik olarak açılmasını beklemektedirler. Kimsenin de aklına asansör kapısını itip dışarı çıkmak gelmez.

Bir Japon´la tanıştırılıyorsunuz ya da ilk kez iş görüşmesi yapacaksınız. Bu durumda çok önemli iki şey vardır:

Birincisi, kartvizit alışverişi. Onlar biriyle tanışır tanışmaz hemen kartvizitlerini karşılarındakine iki elleriyle tutmak suretiyle takdim ederler. Yanında kartı olmama ya da yeni bitmiş olma durumuna kesinlikle rastlanmaz ve kartvizit sunmama kabul edilebilecek bir şey değildir.

İkinci önemli nokta, selamlaşma. Bir yabancıyla selamlaşırken şimdi anlatacağım kadar keskin hatlı olmayabilir, fakat kendi aralarında selamlaşırken yaşça daha genç ya da iş pozisyonu açısından daha düşük statüde olan kişi her zaman daha çok çaba sarf etmelidir. Yani karşısındakinden daha çok eğilir, karşılıklı birkaç kere eğilip kalktıktan sonra en son selamı da kendisi vermiş olmak için bir daha, bir daha eğilir. Ayrılırken yapılan selamlaşmada karşısındakine arkasını dönerek uzaklaşmak ayıp sayılır. Bu yüzden metro ya da tren istasyonlarında birbirlerine veda eden insanların karşılıklı eğilerek geri geri yürüdüklerine tanık olabilirsiniz.
Bu şekilde birbirinde uzaklaşarak merdiven kenarına kadar gelmek genelde tehlikeli durumlar arz eder. Ama saygıda kusur edilmez.

Japonya´da birine ev ziyaretine gidiyorsanız hediye olarak çikolata çiçek değil, meyve ya da sebze de götürebilirsiniz. Buna ev sahibi şaşırmayacak, hatta sevinecektir. Orada kavun karpuzun dilimini on lira gibi fiyatlara sattıklarını görünce hediyenizin aslında ne kadar değerli olduğunu anlayacaksınız. Meyve ve sebzeler kiloyla satılmaz, hepsi taneyledir. Hatta paketleme işinde o kadar sınırları aşmışlar ki 4´er adet olarak paketlenmiş bamyaları markette gördüğümde kimin dişinin hangi kovuğuna gidiyor acaba diye düşünmeden edememiştim.

Japonlar´a hayranlık duyduğum ama kendimde alışkanlık haline henüz getiremediğim bir konu ise deprem karşısındaki tutumları. Bir defasında bir Japon ailenin yanında kalıyorum. Anneyle ben aynı odada yatıyorduk. Tabi ki yer yatağında ve pirinç sapından yapılmış bizim hasır diye bildiğimiz tatamilerin üzerinde. Yattığımız oda ise ailenin büyükannesinin küllerinin büyükçe bir kase içinde muhafaza edildiği sunak odası. Büyükannenin fotoğrafının altında külleri ve onun önünde de muz ve portakal gibi ölüye sunulan hediyeler ve çiçekler var. Bir ölüyle hiç alışkın olmadığım kadar iç içe olmak zaten beni huzursuz ediyorken sabahın erken saatinde deprem sarsıntısıyla uyanıp çığlık attığımda yanımda yatan anne gözünü bile açmamıştı. Kaldığım ev iki katlı ve bahçe içindeydi. Yıkılırsa altında kalsak da çıkmamız kolay olur, yüksek binadan daha iyi diye düşünüyordum. Evin duvarları uzun bir süre gıcırdadı ve anne beni sonunda gözünü açmadan “hadi, uyu artık” diye azarladı. Hayretler içinde kalmıştım. Önümde büyükannenin külleri, yanımda hiçbir şey olmuyormuş huzur içinde uyuyan bir Japon anne… Gözlerimi yumup büyükannenin küllerini ve depremi düşünmemeye çalışıyordum. Sarsılan bir evin içinde ne kadar uyunabilirse o kadar uyudum işte.

Paylaş :
Bu Makaleye Puan Verin
Yorum Yok

Üzgünüz, yorum formu şu anda kapalıdır.